Hayatın İçinden kategorisi arşivi

Israil insanlığı öldürdü

terrorist israel

Hepimizin bildiği,  Gazze’y'e insani yardım taşıyan gemilerin Israil Terör Devleti tarafından saldırıya uğraması hadisesi her ne kadar onların elinde olan dünya ve ülkemiz medyası tarafından örtbas edilmeye çalışılsa da, dünya tarihine ISRAIL OĞULLARI alnına sürülen kara bir lekelerden belki de en karası olarak geçecektir.

Olayın haberi alındığı andan itibaren herkes birşeyler konuşuyor, yorumlar yapılıyor.  Konuşulanların içinde öyle şeyler duyuyorum ki nerdeyse Bu hainleri mazlum sıfatına soktular, sokacaklar.  Dünyanın  gözüne baka baka yapılan şu küstahlığa , şu patavatsızlığa bakarmısınız?!.

İki gündür Mavi Marmara’dan ve içindeki insanlardan haber yok!  Bir yetkili çıkıp da yük taşıyan gemiler limana çekildi iyi hoş da, insanların olduğu gemi nerede? insanlar nerde!? diye sormuyor!

Fatih’in  torunlarının düştüğü şu hale bakın!

Olayın diğer bir tarafı var ki dile getirenler var hadi canım diyenler var ki, o da şudur;

Burada saldırı alanen uluslar arası sularda, Türk Bayrağı taşıyan bir gemiye yapılmıştır,  Uluslar Arası Hukuk’a göre Uluslar arası açık denizde bir ülkenin bayrağını taşıyan gemiye yapılan saldırı doğrudan o ülkeye yapılmış kabul edilmektedir, burada yapılan şey de doğrudan Türk Bayrağı olan gemiye saldırmak ve Türk Vatandaşı olan insanları gelişi güzel katletmektir.

Devlet büyüklerimiz;  “ -bizden bu olay sebebiyle kimse İsrail’e savaş açmamızı beklemesin” diye söylüyorlar ama, İsrail doğrudan Savaş sebebi olacak işleri yaptığını da bildiklerini gördüklerini ümid ediyoruz (milletçe).

Benim ve benim gibi binlerce Türk insanının, Bize ve Şerefli Milletimize yapılmış bu şerefsizliği ortadan kaldırmak, Mili Onurumuzu kurtarmak adına,  İsrail ile olası bir savaşa seve seve evet diyeceğinin devletimiz farkındadır,

Diplmatik yollardan her türlü takibi yapacağını söyleyen büyüklerimiz, BM ve NATO nezdinde çabalarının boşa çıktığını gördüklerinde neler yapacağız çok merak ediyorum.
Çünkü biliyorum ki; ” it iti ısırmaz! “   Ben ne BM’ye Ne de NATO’ya güveniyorum. Yıllardır onların yaptıklarından görüp öğrendiğim şeyin özeti kısaca şudur;  ” Onlar söz konusu Türkiye ve Türkler’e yaptırımlar ve aşağılamalar  olduğunda şahin kesilirler ama, söz konusu eğer İsrail veya Amerika olduğunda kayaların bile görmeye dayanamayacağı zulümleri bile görmezden gelirler ve tüm dünyayı oyalamak için türlü derelerden su getirirler.”

Bu defa da olacak şey çok farklı değil.

Tatlı – Sert kınama mesajları yayınlayacaklar, Araştırılacak, sorumlular cezalandırılacak vs vs  diyecekler ve bu işi örtbas edecekler..

Eğer o  saldırılan gemide bir Avrupa  ülkesi veya Amerikan veya Çin veya İran bayrağı olmuş olsaydı, o ölen insanlar Türk Vatandaşı değil de bir Avrupa ülkesi veya Amarikan veya Çin veya İran vatandaşı olsayı o ülkeler böyle mi duracaklardı? Yazık etmeyelim hem kendimize, hem ülkemize hem tarihimize.

Büyük elçimiz geri çağrıldı;  güzel  (İnşallak bir ay sonra geri tekrar gönderilmez!, o  da ayrı mesele!.)
Tatbikatlar vardı iptal edildi;   güzel,
Maçlar vardı, iptal edildi;   güzel,

Peki bunlar Yeterli mi?

Ya askeri Antlaşmalar?
Ya Ticari Antlaşmalar?
Halen İsrail’den  Ciğeri değiştirilmiş tohumlar alıp da çiftimize vermeye devam mı edeceğiz?
….
Söyleyecek, yazacak o kadar çok şey var ki;  hafsalam yetmiyor, bunalıyorum başım çatlayacak gibi oluyor!

Unutmadan;

Mazlum İsrail askerleri kendilerini savunmak için o kadar insanımızı şehit etmişler, haklılar tabi şu silahlara bakın siz hele!
Gemide ne kadar   bıçak, çekiç, boya rulosu, çekiç sapı, boru anahtarı, makas vs  varsa toplamış, yardım için görütülen inşaat malzemelerini bile unutmamış;   bir kelime-i tevhid bayrağı üzerine sermişler!

Allah’ın Laneti üzerinize olsun, ey kendini dünyanın ve insanların efendisi, insanları kendilerinin kölesi sanan  kovulmuşlar  sürüsü!
Vadedilmiş topraklar sizin evet! Allah (c.c) size Sonsuz Cehennem’ini vadediyor!..

  • Bu yazı 118 defa görüntülendi

  • , , , , , ,

    Yorum yok

    Nedensiz nedenler

    Hayatımızdaki her şey bir sebebe mi bağlı?

    Bilmiyorum neden ama bazen cevapsız,  alakasız,  değişik düşünceler uçuşur durur zihnimde.

    Mesela sokakta yürürken birden hiç alakamız olmasa bile bir olaya şahit oluruz,  o an için dikkatimizi çeker bazen ve basit bir olay olarak silinir gider aklımızdan, ta ki belki de hiç alakasız bir zamanda alakasız bir yerde aklımıza ve karşımıza gelene kadar.

    Bazen de unutamayız günlerce bir olayı.

    Bazen insanlarla tanışırız hiç hesapta yokken, kimi zaman sokak ortasında bir araba beklerken, bir alışveriş sırasında, orada burada heryerde…

    Hiç ummadık bir yerde birileri girer bazen hayatımıza sessizce ve fırtınalar kopardıktan sonra aynı sessizlikte girdikleri gibi çıkıverirler sessiz sedasız.

    Hayat o kadar karışık görünür ki bazen, ben acaba bu insanlarla ne için tanıştım veya birşeyleri paylaştım diye düşünür dururuz.

    Bir askerlik arkadaşı mesela,  onunla herşeyinizi payaşırsınız; bazen sigaranızdan, cebinizdeki harçlığa, önünüzdeki somuna kadar.  Geçmek bilmeyen uçsuz bucaksız gecelerde kimselere söylemekten çekindiğiniz sırlarınızı bile paylaşırsınız, Gün gelir dönüp baktığınızda herşey yanlızca bir anıdan ve sanki bir rüyadan ibaret..

    Öğrenciseniz bir yurt arkadaşı da olablilir bu mesela, onunla aynı yemeği yer, aynı yerelere gider, aynı zorlukları yaşar, aynı şeye gülersiniz, hatta aynı kızı bile sevebilirsiniz içten içe.. Dostluğnuz çok kuvvetli bağlarla bağlıdır sanki hiç bitmez görünür gözünüze ama gün gelir dönüp baktığınızda herşey sanki bir rüyaydı gibi görünür.

    Seversiniz bazen, çok seversiniz. Sanki o olmayınca hayatın da olmayacağına inandırırısınız benliğinizi. Gözleriniz her ne kadar etrafta olsa da, gördüğü şey yanlızca sevdanızın görüntüsüdür, olaylar akar çevrenizde; bazen doğumlar görünür gözünüze,  bazen ölümler, çıkışlar ve inişler ama gördüğünüz şey yanlızca aşkın görüntüsü, sevdanın düşüncesidir… Birden uyanıverirsiniz bu rüyadan; dönüp baktığınızda herşey sanki bir rüyaydı gibi görünür, kalbinizde izleri kalsa da.

    Severiz, unuturuz,
    Seviliriz, unuturuz,
    Güleriz, unuturuz,
    Ağlarız unuturuz,

    Bugün yaşadığımız şey hayatımızda çok önemli ve sanki bitmeyecek gibi görünür ama yarın dönüp baktığımızda yanlızca bir düş kalır gözümüze görünen perdede.

    Peki, nedir gerçek olan? Nedir baki olan? Ne için yaşıyoruz, ve neden yaşadık?? Ne için varız?

    Bir menfaat çemberinde mi yaşıyoruz yoksa? Bittiğinde herşeyin sona erdiği.

    Eğer bu satırları okuyorsanız eminim sizin de gözlerinizden bir sürü şey geldi, geçti. Birçok gülüşler, gözler, yüzler gelip geçiverdi gözünüzün üzerinden.

    Hayat da geçiyor.

    Hem de durmaksızın geçiyor, tükenen tek  şey var o da ömür sermayesi.

    Elimizdeyken henüz ulaşabildiğimiz dostlarımızı arayalım, bir hatır soralım…


  • Bu yazı 1017 defa görüntülendi

  • , , , , ,

    1 Yorum

    “Sevgi”ye dair bir makale..

    Sevgi konuşulmaz, yaşanır. Sevgiyi konuşmak, sözün bittiği yerden konuşmaktır. İnsan ancak sevgiye dair konuşabilir. Ey sevgili okur! Bu yazıyı “sevgiye dair” bir yazı olarak oku!

    Sevgi ışık gibidir, sevgisizlik karanlık. Karanlığın kaynağı olmaz. Karanlık ışığın yokluğu halidir. Fakat ışığın bir kaynağı olmak zorundadır. Kaynaksız ışık olmayacağı gibi, kaynaksız sevgi de olmaz.

    Sevginin kaynağı Allah’tır. Sevgi ırmağı Allah’tan çağlar. Zira o el-Vedud olandır. Vedûd ismi, fe’ûl veznindendir. Bu veznin özelliği, hem fail hem mef’ul, hem etken hem edilgen olmasıdır. Bu yüzden Vedud ismi, hem “En çok seven”, hem de “En çok sevilen” anlamına gelir. Bir başka ifadeyle, hem “sonsuzca seven”, hem de “sevilmeyi isteyen” anlamını verir. Vedud ismini diğer birçok isimden ayıran fark da budur.

    Allah Rezzak ismiyle “rızık verir”, Hallak ismiyle “yaratır”, Ğaffar ismiyle “bağışlar”, Rahman ismiyle “rahmet eder”. Bu ve bunun gibi isimler hep tek taraflıdır. Fakat Vedud’a gelince iş değişir, çift taraflı bir ilişki başlar: Hem sever, hem de sevgi ister. İşte bu, sevgi farkıdır.

    Allah isminin mücerret hali “e-l-h”dir. Bu harflerin yer değiştirmesinden ancak 7 kompozisyon oluşturulabilir. Bunların tümü tek bir manaya delalet eder: Sevgi. Onun el-Esmau’l-Husna’sı, ondan neşet eden sevginin esma prizmasındaki yansımalarıdır. Besmele ile Müslüman diline pelesenk olan Rahman ve Rahîm, O’nun özünde ve işinde sevgiyle dolu olduğunu gösterir.

    Allah’a nisbet edilen sevgi “hubb” ve “vudd” kelimeleriyle ifade edilir. Kur’an ve sünnet edebiyatında ‘aşk kelimesi ilahi sevgi için hiç kullanılmaz. Zira “sarmaşık”, “sarmaşık gibi sevdiğine sarılan ve onu esir alan” anlamına gelen ‘aşk, beşeri sevgiyi ifade eder. Hubb ise “tohum, çekirdek, öz” manasına gelir. “Hububat” buradan gelir.  Sevgiye “muhabbet” denmesinin hikmeti bellidir: Sevgi, mahlûkat ağacının tohumudur. Mahlûkat ağacının en soylu meyvesi olan insan da, sevgi tohumunun kendi tohumunu içinde taşıyan meyvesidir.

    Meyve, köküne olan sadakatini sevgiyle isbat eder. İnsanın Allah sevgisi de böyledir. Bu yüzden vahiy sevgide en büyük payın Allah’a ayrılmasını şart koşar: “İman edenler her şeyden daha çok Allah’ı severler”. Ve Hz. Peygamber’e şöyle söylemesi emredilir: “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız beni izleyin ki, Allah da sizi sevsin.” Allah kul arasındaki bu karşılıklı sevgi, daha başka ayetlerde de vurgulanır: “O (hakiki müminler) Allah’ı severler, Allah da onları sever”.

    Vudd, sevginin çok özel bir türünü ifade eder. Bu tür bir sevgi, bahşedilen bir sevgidir. Veren kaynaktan bir öz taşıdığı için de ölümsüzdür. Okuyun şu ayeti: “İman eden ve salih amel işleyenler için Rahmân (ölümsüz) bir sevgi (vudd) bahşedecek”. Bu yüzden olsa gerek ki, vahiy ilk yıllarda muhataplarını Cennetle müjdeleyip Cehennemle korkuturken, onların olgunlaştığı ileriki yıllarda “Allah sever-Allah sevmez” diye müjdeler ve uyarır. Bu, Allah-kul ilişkisinde sevginin nasıl yüksek bir mertebeyi ihraz ettiğini gösterir.

    Her şeyin sahtesi olduğu gibi, sevginin de sahtesi olur. Sahih sevgi düzeltir, kalp sevgi bozar. Kaynağında Allah’ın bulunmadığı bir sevgi sahte sevgidir, bunu pazarlayan da sevgi kalpazanıdır. Kaynağını kutsaldan almayan sevgi, sevgi değil tutkudur. Sevgi özü gürleştirdiği için insanı özgürleştirir, tutku ise tutuklar ve köleleştirir. Tutkunun adını sevgi koyanlar, iki kişilik yalnızlığı sevgi sanmakla sevgiye de haksızlık yapmaktadırlar.

    Modern çağın üç sahte tanrısı vardır: Güç, para, seks. Bunlar tek dünyacı bir hayat tarzının teslisini oluşturur. Küresel değersizleştirme operasyonunun bir parçası olarak seks tanrısı, şimdilerde “sevgi” adıyla pazarlanmaktadır. Hayat adını verdiğimiz bu kutsal emanet, fahiş ve fahişelerin elinde hiç bu kadar oyuncak olmamıştı. Libido, bilinci hiç bu kadar esir almamıştı. İnsanlık tarihinde şehvet simsarları, bu kadar müşteriyi bir arada hiç görmemişlerdi.

    Seksin “sevgi” adı altında pompalanması, küresel değersizleştirme operasyonunun doğal bir uzantısıdır. Bu operasyonun amacı hayatı anlamsızlaştırmak ve amaçsızlaştırmak, yani Allahsızlaştırmaktır. Kendisine karşı savaş ilan edilmesi gereken gerçek terör budur. Çünkü bu ahlak terörüdür. Bu terör, insan soyunu topyekûn tehdit etmektedir. “Sevgililer Günü” adı altında bazılarının zina pazarlamacılığına soyunmaları, ahlak terörünün bir parçasıdır.

    Zinaya “hayır” diyemeyen sevgiye “evet” diyemez. Zira zina, sevgiyi zehirler. Zehirli sevgi, çiftleştikten sonra dişisini sokarak zehirleyen haşarata benzetir eşref-i mahlûkat olan insanı. Onu erzel-i mahlûkat yapar, vahyin tabiriyle “Hayvanlar gibi, hatta ondan daha da aşağılık” yapar. Mahremiyetin kalmadığı yerde iffet, iffetin kalmadığı yerde hürmet, hürmetin kalmadığı yerde hilkat bozulur. Hilkatin bozulduğu yerde fıtrat bozulur.

    Fıtrat bozulursa artık orada insanı kimse tutamaz. Şehvete kimse bir sınır koyamaz. “Keyif benim değil mi, istediğimi yaparım” diyen birine kimse hudut çizemez. İş sonunda 17 aylık bebeğe gelir dayanır. 17 yaşındakiyle zinaya hayır demeyenin, tecavüze uğrayan 17 aylık bebek için yaktığı ağıtlar, “timsah gözyaşları” hükmündedir.

    Herkes aklına koysun: Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur.

  • Bu yazı 574 defa görüntülendi

  • ,

    Yorum yok

    Bir Hafta sonu hatırası…

    Hayat gerçekten bir çok sürprizle dolu.

    Bu Hafta sonunu nasıl geçirelim diye düşünürken, Cumartesi sabahı gözümü açtığımda saatin bir hayli geçtiğini görünce; servisin gideli çok zaman geçtiği bir anda zihnimde parlayıp sönüverdi; “eyvah işe geç kalıyorum” telaşesiyle apar topar arabayaya atlayıp işe son anda yetiştim yetişmesine ama, eve dönüşte arabadaki yakıt sorunu daha yolun ortasındayken kendini gösteri ve motor teklemeye başladı..

    Hemen aracı bizim motor ustasına götürmek niyetiyle telefona sarıldımsa da, ustanın bugün memlekete gittiğini öğrenmemle iyi, kötü evin yolunu tuttum..

    Eve vardığımda, saat 7 yi geçmiş ve, gün akşam moduna girmişti. Biraz evde oyalandıktan sonra birşeyler alıp da soframızın başına geçelim niyetiyle sözde marketin yolunu tuttum. Market öncesi nolur nolmaz, aracın yakıt sorunundan dolayı çalışmayacağı falan tutarsa diye önce benzinciye gidip LPG alayım dedim. Dedim demesina ama tam benzincinin yakınında, mezarlığın yanında bizim motorun duracağı tuttu. :)

    E, “biz Türkler hepimiz ustayız, hepimiz başımızın çaresine bakabiliriz” kaidesine uyarak yaktım dörtüleri aldım pensemi tornavidamı daldım kaputun içine..

    Bir taraftan trafik akıyorken, diğer taraftan hava da iyice karardı haliyle. Bir süre sonra, üç genç gelip “-Abi itelim de kenarda tamir et” dediler ve onların yardımıyla aracı kenara aldık ve ben tamirata devam.

    O Bir iki saat içinde bizim insanımızın ne kadar bilgiç, meraklı ve yardım etme gönüllüsü olduğunu tekrar görme fırsatım oldu.

    Uzun sözün kısası, sonunda bazılarınn tabiriyle “rus usulü” tamir ile motor çalıştı ve saat 23 gibi eve varabildim.

    Pazar günü hiç hesapta yokken Turgay’a uğradık ve yine hiç hesapta yokken onun bir tanıdığının bahcesine kiraz toplamaya davet edilince, sürdük atımızı Altınşehir’e doğru.

    Varacağımız yeri biraz arasak da gittiğimize değdiği konusunda hepimiz hemfikirdik.
    Bahçeden içeri girdiğimizde, Hiç de beklemediğimiz, ummadığımız bir manzara ile karşılaştık. Uzunca bir bahçe ve ormansı dizilişle her türden ağaçlar… Hele ki kiraz ağaçları sanki yıkılacak gibi, üzerleri kiraz salkımlarıyla, olanca güzeliğiyle bizi karşılıyor ve her tarafımızdan “bana da uğra” diye fısıldar gibi,esen hafif rüzgarla kıpırdaşıyorlardı

    Bahçede yürüdükçe yorgunluğumdan eser kalmadıgını hisseder gibi oldum ve, bahçe sahiplerinin ne büyük bir nimet içinde yaşadıklarını, yaşadıkları nimetin şükrünü eda etmek için çalışıyorlar mı diye düşündüm.

    Sağolsunlar bizi çok sıcak karşıladılar ve ikramdan kaçınmadılar, hepimize çok keyifli bir gün yaşattılar.

    Gün sonunda eve dönerken, ne kadar farklı bir hafta sonunun hiç ummadan yaşadığımı, cidden yorulduğumuzu ama buna gerçekten değdiğini düşünüyorduk…

  • Bu yazı 191 defa görüntülendi

  • , ,

    Yorum yok

    Xp Üzerine Biraz Merak, Biraz da Pardus Kurmak!

    Merak etmek ?…
    Acele etmek ?…
    Cesaret etmek ?…
    İhmal etmek !?…
    Birşeyleri Hoş etmek veya Hoşaf etmek !…

    İyi de, Xp, Pardus, Merak, Aceler vs vs.. evet, Ne alaka Şimdi?

    Efendim, alakası şöyle ki;
    Evde kullandığım emektar bilgisayarımın iki diski var. Biri IDE diğeri SATA disk ve SATA olan diskin boyu biraz büyük -tabi ki bu kavram tartışılır- olduğu için ikiye bölmüş ve arşivlerimi bu diskteki bölümlerde saklamaktaydım.

    Genelde çevreme yedeklemenin önemini bu gune kadar surekli anlatır dururdum ama ne yazık ki kendi yedeklerimi bir dvd de toplamayı nedense, “ha bugün arşivi duzenlerim”, “ha yarın düzenlerim”, “aman şunu da ekleyeyim de oyle yapayım” diye, sürekli ihmal ettim durdum.

    IDE diskim iki bölüm ve bir bölüm XP diğerinde de Linux olarak kullanıyordum. Gecen hafta bir opensolaris macesarına girdim ve ne yaptıysam wireless kartımı tanıtmayı beceremedim ve sonucunda grup yöneticisi bozuldu ve MBR de ne olduysa makinayı bir türlü XP ile açamadım. Akşam ugraşırken bir Pardus CDsi cd sürücü içinde unutmuşum ve sabah sevgili hayat arkadaşımın sörf yapacağı tutmuş ve bilgisyayarı açınca doğru bizim Pardusun kurulum ekranı açılıyor ve bizimki Meşhur ileri ileri ileri son ! Kombinasyonunu kullanarak Pardus’u bizim SATA diske bir güzel kurduruvermiş.. Tabi Pardus wireless kartını tanımayınca telefona sarılıp “-Aşkım Sen Pardusu neden kuramadın ki? halbu ki ne kadar basitmiş kurulumu…” demez mi

    “-Eyvâh dedim. Dedim demesina ama elden ne gelir ki gitti tüm arşivim!”

    ? Ne mi yaptım? Tabi hemen bilinen kurtarma yöntemlerine sarıldım. Bir çok şeyi kurtardım ama, malesef tüm anılarımın oldugu jpg mpg avi vs dosyaların tarihin tozlu sayfalarına, dipsiz karanlığına gömülmesine mani olamadım… :roll:

    Sonuç Olarak;

    - Merak etmek iyidir, ama bazen her merakın üstüne gitmemeli..
    - Bazı şeyleri oluruna bırkmalı ve fazla Acele etmemeli..
    - Pardus veya başka bir sistem hele hele de Linux Türevi bir sistemse ya Diskim Silinirse, hersey kaybolursa ne yaparım deyip pek bilmediğin birşeyse kurulum yapmaya Cesaret etmemeli…
    - Yedekler konusunu kesinlikle ihmal etmemeli ve düzenli olarak mutlaka bir DVD ye arşivlenmeli.
    - Onca emek boşa gitti diye sinirlenip ortamı viran etmemeli…

    Darısı Tüm yedeksiz çalışanların başına

  • Bu yazı 446 defa görüntülendi

  • , , , ,

    3 Yorum