Akılda Kalanlar kategorisi arşivi

Unutulan Dostlar..

Bazen bir dostun sesini duyabilmek herşeyden önemli olabiliyor, zaman geliyor unuttugumuz dostların sesine ulaşabilmek arzusu tüm sıkıntıları bir anda unutturabiliyor.

Bazen insan belki de eski mahcubiyetlerin verdiği ezginlikle, çok sevse de, özlese de dostlarını aramıyor, arayamıyor.  Tâ ki üzerinden  yıllar geçse de hep yanında taşıdığı, cüzdanında sakladığı küçük kağıtlara karalanmış adresler ve numaraların artık geçersiz olduğunu farkedene kadar.

İşte böyle zamanlarda kaybettiklerini hatırlıyor ve dostun yanlızca sesini  duyabilmek arzusuyla sağa sola çarpmaya başlıyor. Hayatın garip cilveleri gün geliyor ses olup kulağına doluyor, hayal olup gözlerinde oynamaya başlıyor.

Dost kazanmak zordur kaybetmek kolaydır derler ya, Acaba unutulduğunu sanan dostlar unutanları nasıl karşılarlar?

Eski dostları tekrar kazanabilmek kolaymıdır?

,

Yorum yok

Hiç Unutmayacağız Reis!…

Yolun, Yolumuz..
Davan Davamız
Sevdan Sevdamız
Reis sen rahat uyu
Sen vazifeni yaptın, Şahidiz!
Üzülme artık ey reis,
Ölene kadar yolundayız biz!..

Ben Türk’üm Türk Esir OLMAZ !
Ben Türk’üm Türk Devletsiz OLMAZ !
Ben Türk’üm Türk Bayraksız OLMAZ !
Ben Türk’üm Türk Ezansız OLMAZ !

1 Yorum

Bir Hafta sonu hatırası…

Hayat gerçekten bir çok sürprizle dolu.

Bu Hafta sonunu nasıl geçirelim diye düşünürken, Cumartesi sabahı gözümü açtığımda saatin bir hayli geçtiğini görünce; servisin gideli çok zaman geçtiği bir anda zihnimde parlayıp sönüverdi; “eyvah işe geç kalıyorum” telaşesiyle apar topar arabayaya atlayıp işe son anda yetiştim yetişmesine ama, eve dönüşte arabadaki yakıt sorunu daha yolun ortasındayken kendini gösteri ve motor teklemeye başladı..

Hemen aracı bizim motor ustasına götürmek niyetiyle telefona sarıldımsa da, ustanın bugün memlekete gittiğini öğrenmemle iyi, kötü evin yolunu tuttum..

Eve vardığımda, saat 7 yi geçmiş ve, gün akşam moduna girmişti. Biraz evde oyalandıktan sonra birşeyler alıp da soframızın başına geçelim niyetiyle sözde marketin yolunu tuttum. Market öncesi nolur nolmaz, aracın yakıt sorunundan dolayı çalışmayacağı falan tutarsa diye önce benzinciye gidip LPG alayım dedim. Dedim demesina ama tam benzincinin yakınında, mezarlığın yanında bizim motorun duracağı tuttu. :)

E, “biz Türkler hepimiz ustayız, hepimiz başımızın çaresine bakabiliriz” kaidesine uyarak yaktım dörtüleri aldım pensemi tornavidamı daldım kaputun içine..

Bir taraftan trafik akıyorken, diğer taraftan hava da iyice karardı haliyle. Bir süre sonra, üç genç gelip “-Abi itelim de kenarda tamir et” dediler ve onların yardımıyla aracı kenara aldık ve ben tamirata devam.

O Bir iki saat içinde bizim insanımızın ne kadar bilgiç, meraklı ve yardım etme gönüllüsü olduğunu tekrar görme fırsatım oldu.

Uzun sözün kısası, sonunda bazılarınn tabiriyle “rus usulü” tamir ile motor çalıştı ve saat 23 gibi eve varabildim.

Pazar günü hiç hesapta yokken Turgay’a uğradık ve yine hiç hesapta yokken onun bir tanıdığının bahcesine kiraz toplamaya davet edilince, sürdük atımızı Altınşehir’e doğru.

Varacağımız yeri biraz arasak da gittiğimize değdiği konusunda hepimiz hemfikirdik.
Bahçeden içeri girdiğimizde, Hiç de beklemediğimiz, ummadığımız bir manzara ile karşılaştık. Uzunca bir bahçe ve ormansı dizilişle her türden ağaçlar… Hele ki kiraz ağaçları sanki yıkılacak gibi, üzerleri kiraz salkımlarıyla, olanca güzeliğiyle bizi karşılıyor ve her tarafımızdan “bana da uğra” diye fısıldar gibi,esen hafif rüzgarla kıpırdaşıyorlardı

Bahçede yürüdükçe yorgunluğumdan eser kalmadıgını hisseder gibi oldum ve, bahçe sahiplerinin ne büyük bir nimet içinde yaşadıklarını, yaşadıkları nimetin şükrünü eda etmek için çalışıyorlar mı diye düşündüm.

Sağolsunlar bizi çok sıcak karşıladılar ve ikramdan kaçınmadılar, hepimize çok keyifli bir gün yaşattılar.

Gün sonunda eve dönerken, ne kadar farklı bir hafta sonunun hiç ummadan yaşadığımı, cidden yorulduğumuzu ama buna gerçekten değdiğini düşünüyorduk…

, ,

Yorum yok

Forward Edilesi Mesaj

Bugün Fotokritik kutsal topraklar” grubuna atılan bir mesaj beni çok etkiledi. Mesaj aynen şöyle:

Beş yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ‘ dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?’
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain’in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm’e gitmiştim.
Bir otele indim.
Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak i çin lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
‘Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun‘ diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde’ İsveç çeliğinden yapılmıştır‘ diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre’de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi ols a, kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun
.’

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim
.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak…

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır
diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

Sanırım ‘ forward edilmesi gereken bir mesaj varsa o da budur…

, , , , ,

Yorum yok

Hayat Dediğin…

“Hayat Dediğin nedir ki? Toplasan üç – beş saniye…
Şu kısacık hayatta, kalp kırmak mı; ne diye?..”

Hayatımızda sıradan gördüğümüz o kadar çok şey var ki, aslında hiç bir şeyin sıradan olmadığını, aslında her şeyin ve herkesin bir başka özelliği, bir başka güzelliği olduğunun farkına ancak onları kaybettiğimizde, onların artık ulaşılamaz olduğunu biaynihi gördüğümüzde anlıyoruz.

Hayat dediğin şey çok kısa bir zaman parçasına sığdırılmış, iyi – kötü anılarımızdan ibaret değil midir? Bizler geçici olduğumuzun bilincinde olduğumuzu sanmaktan, kendimizi kandırmaktan başka ne yapıyoruz ki?

Komşuluk haklarını bıraktım bir kenara, akrabalık, dostluk nedir unutmuş olduğumuzu, hepimizin aslında unutulmaya namzet olduğumuzu, unutulma vaktimize doğru hızla gittiğimizi unuttuk.

Hastalarımız olduğunda ziyareti, bolluğumuzda; yokluğumuzu, yokluğumuzda varlığımızı unuttuk. Unutmanın dipsiz kuyularında her an daha derinlere gittiğimizin ne zaman farkına varacağımızdan hiç ama hiç haberimiz dahi yok.

Sevda dedik sevmeyi – sevilmeyi, Aşk dedik mevla’yı unuttuk. Elimizde olana kanaat etmedik, hep daha fazlasını istedik, varlığımıza şükrü unuttuk. Aslında biz kendimizi unuttuğumuzu bile unuttuk.

Hayatın kısalığını her daim söyler dururken, kısacık hesapların kuytularında boğulduğumuzu unutuverdik. Kısacık hesaplarımızın bizi bataklıklara sürüklediğini görmezden geldik…

Hayat dediğimiz üç – beş saniyelik zaman içinde hayat kavgası bahanemizdi hep, oysa hayata şükrümüzün eksikliğini, Büyüklerimizin kıymetini, hastalarımızın hürmetini, küçüklerimizin şefkatini; ancak onlar aramızdan gittiklerinde, artık sonraki buluşmanın sadece o büyük gün’e kaldığını gördüğümüzde hatırlayıp ah etmekle yetindik…

Tüm sevdiklerimiz teker teker aramızdan ayrılıp ebediyete giderken yalnızca arkalarında bakakalıyoruz ve zihnimiz “keşke”lerin yumağında yuvarlanıp gidiyor. Ömür sermayemiz hızla tükeniyorken, tek dolumluk depomuzu henüz bitirmediğimizi hatırlayıp, gidecek yolumuzun uzaklıgını düşünmenin ve ona göre elimizdekini kullanmanın zamanı gelip de geçmiyor mu?

Halen elimizde fırsatımız varken, günah bataklığından elimizi – ayağımızı, gözümüzü – gönlümüzü çekmeye, istikametimizi Allah’ın tarafına çekmeye, hemen şimdi, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek yaptığımız tüm günah ve isyanlara sırtımızı dönelim, tevbe ve istiğfar ipine sarılalım, yüzümüzü, gönlümüzü Allah’a yöneltelim.

Bu gece çok sevdiğim bir büyüğüm ebediyete giderken, ardından güzel anıları ve bir dünya tefekkürü bırakırken, dua defterime bir satır daha ekledi… Mekanı cennet olsun, Allah onu istediği makama eriştirsin ve Salihalar ile ansın…(Allah rızası için bir fatiha)

, , ,

Yorum yok